Sırasını Beklemeyi Unutan Bir Toplum mu Olduk?

0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Modern hayatın hızlı temposu içerisinde, çoğu zaman farkında bile olmadan temel nezaket kurallarını bir kenara itiyoruz. Her sabah işe veya okula yetişme telaşıyla metrolara, otobüslere ya da asansörlere hücum ederken, aslında bir toplumu ayakta tutan o görünmez “saygı” bağını zayıflatıyoruz. Kapı önlerinde yaşanan o garip itiş kakışlar, “ben önce girmeliyim” hırsı ve karşı tarafın varlığını yok sayan acelecilik; sadece bir nezaketsizlik değil, aynı zamanda derin bir egoizm göstergesi.Peki, aslında nasıl davranmamız gerektiğini gerçekten biliyor muyuz? Asansöre binerken veya bir toplu taşıma aracına yaklaşırken uyulması gereken yazılı olmayan kurallar aslında oldukça nettir. Teknik olarak, asansörden veya araçtan inen kişilere öncelik tanınması, içeri girmek isteyenlerin ise kenarda bekleyerek yolu boşaltması gerekir. Ancak uygulamada bunu görüyor muyuz? Genellikle hayır. Çoğu insan, inenleri beklemeden içeri dalmanın yarattığı o saniyelik “kazanımı”, başkasına duyulması gereken saygıdan daha kıymetli görüyor. Bu durum, sadece bir bilgisizlik değil, “Benim zamanım seninkinden daha değerli” diye haykıran kolektif bir bencillik halidir. Trafikte de durum farklı değil; direksiyon başındaki o görünmez duvarlar, nezaketi adeta bir zayıflık gibi görmemize neden oluyor. Oysa kavşaklarda birbirine yol veren, fermuar sistemini uygulayan veya yayayı gördüğü an duraksayan sürücüler, aslında medeniyetin anahtarını elinde tutuyor. Özellikle yaya geçitlerinde durup yayaya öncelik tanımanın bir lütuf değil, bir yasal ve ahlaki zorunluluk olduğunu hatırladığımızda, yollar çok daha güvenli ve huzurlu bir yere dönüşecek.Bu davranış kalıplarının kökeninde, toplumun her bireyini bir yarışçı gibi görme eğilimi yatıyor. Sanki bir saniye daha erken binilen vagon veya bir araç boyu önünde olunan trafik, hayatın bütün problemlerini çözecekmiş gibi davranıyoruz. Oysa nezaket, kişinin kendine olan saygısının dışa vurumudur. Bir başkasına yol vermeyi “zayıflık” veya “kaybetmek” olarak kodladığımız sürece, toplumsal huzuru sağlamamız imkansız. Çünkü saygı, karşılıklı olduğu sürece anlamlıdır; ancak birimizden biri bu döngüyü bozup nezaketi elden bırakırsa, kaos kaçınılmaz hale gelir.Tam da bu noktada, eğitimin önemi devreye giriyor. Bir bireyin kendi haklarını savunurken başkalarının alanına saygı duyması, matematik veya tarih öğrenmek kadar hayati bir beceridir. Nezaket kuralları; sadece ailede öğrenilen, şansa bağlı bir kişisel özellik olmamalı. Bu değerler, okulların müfredatına en temel derslerden biri olarak girmeli. Çocuklara, bir kuyrukta beklemenin “geride kalmak” olmadığını, trafikte bir yayaya durmanın o kişinin yaşam hakkına gösterilen en somut saygı olduğunu anlatmalıyız.Okullarda sadece akademik başarıyı ödüllendirmek yerine, bir başkasına kapı tutan, inen yolcuyu bekleyen, trafikte yayaya yol veren ve sırasını sabırla takip eden bireyler yetiştirmeyi merkeze almalıyız. Çünkü bir toplumun medeniyet seviyesi, binalarının yüksekliğiyle değil, o binaların asansörlerine binerken veya yaya geçidinde dururken gösterilen nezaketle ölçülür. Kendi konforumuzu başkalarının önüne koymaktan vazgeçip, “önce sen” demenin gücünü keşfettiğimiz gün, aslında hepimiz daha huzurlu bir yaşam alanına kavuşmuş olacağız.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter